anne, ben kimim?
merhaba,
çocuklar.
şu
dönemde idrak ettiğim bir şey varsa o da gidişatını
değiştiremeyeceğim şeyler hakkında endişelenmemem gerektiği.
hayatımda oturttuğum taşlardan bir tanesinin bile yeri kontrolüm
dışında değiştiği zaman neredeyse aklını yitiren bir kontrol
manyağı olduğumu düşünürsek, bunu kabullenmem benim için
küçük çaplı bir başarı bile sayılabilir.
karşılaştığım
her krizde ya da belirsizlikte olduğu gibi, evdeyim,
mutfaktaki balkonda oturmuş geleceğimi kestirmeye çalışıyorum.
süt ayarını bir türlü tutturamadığım kahvemin pürüzsüz
yüzeyinde 30 yaşındaki halimin yansımasını izliyorum.
neden
mi 30? van gogh'un şöyle bir demeci vardı 30 yaşla ilgili, "her
şeyin 30'da bitmiş olduğu doğru değil. fakat, yaşamın
veremeyeceğini anladığın birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş
oluyorsun."
balkonun
tam karşısında, denizin ilerisindeki dağları aşmaya
çalışıyorum. günleri, ayları, yılları bir bir atlıyorum.
sonra
yine başa dönüyoruz.
2017
yılının ağustos ayı, bunaltıcı bir öğleden sonra. 20 yaşına
girmeme 6 ay kalmış. iki gün önce farkettim, 4 tane beyaz saç
telim var. sıcaktan kızmış bilgisayarımın tuşlarında favori şarkımı
arıyorum:
rolling stones-gimme shelter
genelde yılda en az bir kere böyle evden 1 hafta boyunca dışarı
çıkmamalı, varoluşsal sancı çekmeli, telefonu köşeye atmalı mental breakdownlar yaşarım.
ne yaptığımı, mutlu
olup olmadığımı, kim
olduğumu falan sorgularım
sürekli. bazen keşke
DÜMDÜZ
bir eğrelti otu
olsaydım diye düşünüyorum...bu kadar dramatik olmak ve
çok düşünmek beni
yoruyor.
yaz tatilini uyuyarak ya da düşünerek geçiriyordum. arada da mufağa
yollanıp muhtemelen 5.sini hazırladığım kahvemle tırıs tırıs
tekrar odama dönüyordum.
iç
karışıklıklarımın ve düzensiz uyku saatlerimin içinden
sıyrıldığım gün ayın kaçıydı, günlerden neydi,
hatırlamıyorum.
"ne
istediğimi ben de bilmiyordum, hayattan bütün gücümle kopmak
istiyordum, korkuyordum, hayattan kaçıp uzaklaşmak istiyordum ama
gene de hayattan bir şeyler bekliyordum. insan ancak sarhoş olmuşsa
yaşamaya devam edebilirdi...hayat, benim için cazibesini
yitirmişti."
tolstoy,
itiraflarım
ben, büyük ve disiplinli bir ailede yetiştim.
insanın kendinden büyük kardeşi olunca sanıyorum bazı şeyleri
daha erken yaşıyor....daha doğrusu tanık oluyor. ablam
üniversiteye gittiğinde ilkokuldaydım. "bir daha hiç
gelmeyecek mi" diye arkasından ağlamıştım hatta. ablamın
gidişi, sanıyorum yaşadığım ilk travmaydı, o zamanlar 8 yaşındaki bir
çocuk için birinin "evden gitmesi" yıkıcı
olabiliyordu. çocukluk yıllarımda da şimdi olduğum gibi serçe
yürekliydim. bunu bana çok sevdiğim bir arkadaşım söyledi
birkaç ay önce. dersten çıkmıştık, asansörün önünde
gözlerim dolmuştu. hiç unutamadım bu sözlerini, aklımın bir
köşesinde çakılıdır hep.
ablam
tıp fakültesinden mezun oldu. haziran ayıydı. büyük bir
coşkuyla mezuniyetine gittik, gözlerinin içi parlıyordu, herkes
gibi o da doktor ünvanıyla sahneye çağırıldı, hep bir ağızdan
yeminler edildi, kepler atıldı, çiçeklerle aşağı inip yanımıza
geldi. birkaç gün sonra da abim itü'den mezun oldu. bu, bizim
sürekli başımıza gelen bir şeydi sanırım, bizde her şey
hep üst üste, peşpeşe gelirdi. abim ve ablam aynı yıl mezun
oldu, işe girdiler, birlikte istanbul'da ev tuttular, sonra yine
peşi sıra evlendiler. ikisinin de geçen yıl çocukları oldu, hem
de 20 gün arayla.
artık
bu kadar da olamaz diye güldüğümü hatırlıyorum.
tarık,
aramıza katılışından 3 ay sonra gitti. gidişinden birkaç gün
sonra, ablam yanıma geldi, lys'ye hazırlandığım için "sen
oyalanma, dersini çalış" diye beni yerimden
kaldırdı. tarık gitmişti, ben oturmuş türev çözüyordum,
ablamsa, salondaydı, ağlıyordu. ben o gün büyüdüm sanırım,
gerçekten, büyüdüğüm gün odur. dünya başımıza yıkılmış
olsa da ilerlemek zorundaydık.
ömerse
olan bitenlerden habersiz, büyüyordu. onunla birlikte ben de
büyüdüm. cenazede huysuzlanıp durdu. küçük tabutun başında
ablamın eşi ve iş arkadaşları-bir grup takım elbiseli mühendis ordusu- namaz kıldılar. uzaktan izledim. hafif rüzgarlı,
sessiz bir gündü, aylardan mayıstı. mayıs en sevdiğim aydı
halbuki.
sonra
bir gece ansızın uyandığımda, bütün planlarımın gökyüzüne
çarpıp milyonlarca yıldıza ayrıldığını gördüm. etrafımdaki
hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını ve artık olamayacağını
idrak etmiştim. sadece bir gecede yolculuk ettiğim sahilyolundan uzaklaşmış, kendimi kuru çalıların, bodur çöl bitkilerinin geçtiği başka bir yolda bulmuştum. o öfkeyle belki her şeyi darmaduman edebilirdim,
fakat sessizce annemin evine gittim. kitaplarda sürekli okuduğum
büyümek dedikleri şey bu mu oluyordu yoksa? artık
hayalkırıklıklarını isyanla değil, saçlarımda çiçeklerle
karşılıyordum.
Comments
Post a Comment